kendini anlama kılavuzu
Zihnimizin yarattığı bir yanılsama dünyasında yaşıyoruz ve bunu anlamanın tek yolu zihni aşmak. “Cognitive bias” olarak tanımlanan insanın düşünme eğilimlerinin farkına varmak, bu imkansız hedef “zihni aşma” yolundaki en önemli adımlardan biri sayılabilir ya da ben öyle olsun istediğim için sizin de aynı fikirde olmanızı sağlayacak kesinlikte bir cümle kurduğum için konu ile ilgili daha önce var olmayan düşüncenizi yaratıp yönlendirdim. (Manipülasyon)
Felsefe öğretmenim Ahmet Özbay’dan çok şey öğrendim ancak felsefe, piskoloji ve mantık kavramlarından bazıları var ki her insanın tam anlamıyla kavraması halinde insanlığın gidişatı anında değişir. Bence bunların başında, insan zihninin nasıl çalıştığını belirleyen temel unsur, ‘dil’ olgusunu yaratan ve sadece birbirimizle olan iletişimimizi değil çevremizi ve kendimizi anlamamızı mümkün kılan ifadelerin sınırını çizen sembolik mantık önermeleri var. Özetle insan zihninin kurabileceği önerme sayısı bellidir ve bunlarda başka bir ifade mümkün değildir. Bu da bizim anlama ve anlatma yeteneğimizin sınırını belirler. Immanuel Kant’ın açıklaması ile insan 5 duyusu ve 12 mantık kategorisinden ibaret bir evren algısı içinde yaşarken ancak ve ancak bu zihinsel ve duyusal sınırlar içindeki varlığını bilebilir. Biraz fazla mekanik bir bakış açısı olsa da sonuçta Türkçe düşünen bir insan için “cognitive bias” kavramı ancak bir cümle ile açıklanabilirken aynı yolun tersinde sadece Türkçe dilinde ve bu yörenin kültüründe var olan kavramları diğer dillere ve kültürlere anlatmak için benzer uzun cümleler kurmak gereklidir. Yani dilimiz anlayışımızın sınırlarını belirler.
Anlamak dediğimiz kavram ise birkaç alt başlık içerir, ilki anlayışlı olmak dediğimiz sabır ve şefkat, ikincisi deneyime dayalı özdeşim kurabilme ve yine bunun altında sempati ve empati ile son olarak bilmediğimiz bir şeyi bildiklerimize dayanarak çözümlemek ya da sezgi yolu ile gelen bir aydınlanma sayesinde anlar hale gelmek yani kavramak.
İnsan anladığı herşeyi bilir ancak bildiği herşeyi anlamaz.
Sadece bu cümle bile tek başına herşeyi açıklayabilir ancak yine temelde bunu anlayabilen bir insanın kurabileceği bağlantılara dayanarak o yüzden ben yazmaya devam edeyim. Zihnin çalışma yollarını bilmek onun nasıl çalıştığını anlamaya yeter mi sorusunun cevabı uçakların nasıl uçtuğunu bilen herkesin her uçağı uçurmayı becerebilir mi sorusununki ile aynı. Mekanik bir yapı olarak görme eğiliminde olduğumuz ve aslında biraz da en başta söz ettiğim zihinsel eğilimlerden dolayı yatkınlığımız olan bu yaklaşım sezgi gibi açıklanamayan metafizik (fizik ötesi) kavramları ya da kontrollü sonuç elde edilemeyen etkenleri hesap dışı bırakmaya meğillidir. Tıptaki en sevdiğim kavram “idiyopatik” de aynen bunu anlatır. Tıp dilinde “biz bunun neden olduğunu bilemiyoruz” demenin havalı yolu.
Genellemelerin hepsi yanlıştır, bu da dahil olmak üzere. Bugüne dek hiç ölmediğinizi düşünerek bundan sonra ölmeyeceğinize karar vermeniz ne kadar gerçekçi olursa aynen öyle. Zihnin nasıl çalıştığı ile ilgili bir anlayışa varmak için zihnin çalışırken geçtiği yolları izleyerek nereye, nasıl gittiği ancak tahmin edilebilir çünkü her yargıda az önceki genellemelerin yanlışlık potansiyeli taşınır.
Yine bir “cognitive bias” ile bunu özetlersek:
“Cahiller bilmedikleri konuda kendilerinden ne kadar eminse, bilgi sahibi insanlar doğru bildiklerinden bile bir o kadar şüphe duyar.”
Bilim bir anlama yöntemidir, radikal dincilik ile sadece bilimin bugüne dek açıkladığı yol doğrudur başka bir gerçek olamaz diyen bir insan temelde aynı yanılsamayı yaşar. Bilim yöntemi, açıklayıcı yeni bir sonuca ulaştığında önceki bildiklerinin tamamını silmek zorundadır. Maddenin en küçük parçacığı nedir sorusunun yıllar içinde değişen cevapları bunun en iyi örneğidir.
Zihni anlama yolunda bir insanın “zihin” denilen şeyin sadece anlama yöntemlerinden ve araçlarından biri olduğunu; aşması gereken şeyin zihni kullanarak anlamlandırmaya çalışmak eğilimi olduğunu anlaması için zihninin sınırlarını zorlayacak kadar sorgulaması ve bilgi kirliliği içinde bilgeliğin temelindeki sadeliğe ulaşacak kadar durulabilmesi gerekir. Her bireyin aydınlanması, kendi yolu ile ve zamanı içinde gerçekleşen tamamen bireysel bir deneyimdir. Bardağı taşıran son damla değil, bardaktan taşan son damladır. Bardağı taşıran, önceki damlaların oluşturduğu birikimdir.
Mükemmellik ile ilgili daha önce uzun uzun yazmıştım o yazıya gönderme yaparak kendinize sormanızı istiyorum ve ben de kendime soruyorum:
Ne istiyorum?
Bunun için ne yapıyorum?
Ne olduğumu tanımlayan kavramları,
oldukları gibi mi kabul ediyorum yoksa ne olduğuma ben mi karar veriyorum?
Olduğumu düşündüğüm şey değişebilir mi?
Olduğum hal, hiçkimsenin etkisi altında olmadan, sadece bana, kendimi nasıl hissettiriyor?
Değişmek istiyor muyum?
Ne istiyorum?
Bunun için ne yapıyorum?