karşılaştırmalı edebiyat
Anladığımız herşeyi bilsek de bildiklerimizin hepsini anlamayız.
Bildiklerimize inansak da inandıklarımızı tam olarak bilmeyiz, ki o yüzden inanırız. İnanç sistemlerini anlamak bu yüzden aklını kullanandığını “düşünenler” için zor gelirken, bildiğini “hissedenler” için kolaydır. Akıl ve his, zihin ve duygu, fizik ve ötesi bütünleşip bir olmadan her iki taraf da eksik kalır. Biri parçalara diğeri işleve bakarken parçalarının toplamından fazlasını içeren kavramları her iki yönden birden ele almadan açıklayamıyoruz. İnsanlar ve insanlık, birey ve toplum gibi. Sonsuzluğu, aşkı, çekim gücünü anladığımıza inansak dahi bunlar da hissetmeden ne olduğunu kavrayamadığımız kavramlar arasında.
Sonra, ne kadar bilsek anlasak yalayıp yutsak da bir türlü aynı dili konuşamadığımız insanlara anlatamadığımız kavramlar çıkıyor karşımıza. Entropi gibi, Empati gibi, perfect tense’ler gibi… Bir oluş halini aktarmak için sanskritçe’nin bulduğu tek kelime yeterli olurken yaşadığımız kültürde yer almayan bir kavramın sadece neye benzediğini tarif tasvir ile uğraşıyoruz. Ubuntu gibi…
An, mükemmeldir. An, eşsizdir. An, kusursuzdur.
Kusurun olmadığı hal ile hiçbir eklenti ya da eksiltme yapılmayacak kadar dengede olma hali aynı olamaz. Kusursuz iyileştirilebilir mi? Bence evet. Hatta kusursuzluk “aşkınlık” hailinin başladığı yerdir. Mükemmel ise donmuştur, daha fazlası ya da azı olamaz. Buna rağmen ingilizcedeki Perfect ve Excellent kavramlarını karşılayan sözcükler çarpraz olarak bir birinin yerine kullanılıyor.
Bir kere daha tekrarlanmayacak olan AN eşsizdir ancak ZAM’AN sadece bu AN’lardan ibarettir. Ân’ın iki yüzü var diye düşünelim; olduğunu anladığımız anda geri döndürülemeyen “AN’I” ile geldiği yere kadar oluşturduğu ivme sayesinde önü ve varlığı sonsuz olan “AN’LAM”. Anı’larımız perfect’tir değiştirilemez, kusursuz değillerdir ama oldukları hal mükemmeldir çünkü başka şekilde artık olamazlar. An’lam ise kusursuzdur, ne anladığımız ile ilgilenmeden varlığını fiziksel zorunluluklara dayandırmak zorunda olmadan özgürce yaşar ve anlasak da anlamasak da bizim ona verdiğimiz değer kadar bize geri döner. Peki biz bunu anlayabilir miyiz?
Anlayış var olan tek şeydir. Bilinç düzeyini belirleyen ve bir süre sonra ortadan tamamen kalkıp anlamak yerine anlam olmaya aracı olan geçiş kapısıdır. İki yönlü çalışır, aynen göz bebeğimizin işlevi gibi. Dış dünyayı anlama çevirirken, anlamı kavrayan bu anlayış sayesinde hareketlerimiz ve tepkilerimiz oluşur. Sonsuzluk işaretinin ortasındaki nokta gibi dış ve iç dünyamızda yer alıp kesişen iki evrenin tam ortasındaki kara delik gibi bir tekillik noktasıdır.
Bilme durumuna gelindiğinde inanmaya gerek kalmaz. Anlasak da anlamasak da biliriz ve bilincimiz dışından bir onay almak zorunda değilizdir. Kanıt görüp, öyle olduğunu bilsek de bazı durumlara inanmakta güçlük çekeriz ya işte o noktada devreye giren kavram anlayış olur. Anladığımız konularda inanç gereksiz kalır çünkü anlayış bilme halinin de temelidir. Bu noktada tek geriye kalan “anlayıp bilmediğimiz birşey olabilir mi?” sorusu. Anlayış’ı nasıl anladığımız ile ilgili bir sorgulama yapalım; eğer sonunda “bilme” haline ulaşmıyorsanız, anlamamışsınızdır.
Sonuç, tercihlerimiz doğrultusunda var olan bilinçli varlığımızda, bilmediğimiz ve anlamadığımız kavramlara inanmak ya da inanmamak kadar basit, sade ve öz.
Mevlana ve Nietzsche aynı denize bakıp farklı sonuçlara varır. Deniz damlalardan fazlasıdır ama damlalar olmadan var olamaz. Her birimiz birer damlayız. Oluşturduğumuz bilinç denizinden ayrı kalmaya devam ettiğimiz sürece hiçliğe, bu kabullenişi anladığımız anda ise bir’de bütünlüğe ulaşacağız. Her iki yol da kendi anlayışı sınırları içinde mükemmel ancak daha önce de söylediğim gibi; anlayış, bilinç düzeyini belirleyen ve bir süre sonra ortadan tamamen kalkıp anlamak yerine anlam olmaya aracı olan geçiş kapısıdır.
Anladığınızda, varlığı mı seçeceksiniz yokluğu mu? Bu arada, anlayış bu seçim sayesinde gerçekleşiyor haberiniz olsun.