ya şimdi ya hiç
Ân’ı yaşamak nedir? An nedir? Zaman nedir?
Nasıl olur da, pek çok değerli kavram gibi fazla ve yerli yersiz kullanım sonucu içi boşaltılmış bu ‘an’da kalmak’ kavramı bizi daha mutlu, huzurlu hatta başarılı yapar?
Modern diye adlandırılan bu zamanın çalışma sistemi, çalışan insana değil de hedeflenen sonuçlara ulaşmaya odaklı olduğu için çoğu zaman doğal, akılcı ve verimli olmayan koşullar içinde kendisini yadırgamayan bireyler haline geldiğimiz fark edemiyoruz. İşsizler ‘ordu’ olarak adlandırılıp her an saldırıya geçip iş’lerimizi alıverecekler diye korkup istenen saçma sapan şeyleri sorgulamaya fırsat kalmadan uygular hale geliyoruz. Niçin çalışıyoruz? Ne kazanırken ne harcıyoruz? Neredeyse bütün yanıtların içinde zaman ve zaman’a bağlanan etkenler var. Hayatta kalabilmek için gereken temel gereksinimlerle kendimize çizdiğimiz hayali olmazsa olmazları karıştırdığımız için korkuyoruz ve bu korku popüler kültürün en büyük silahı olarak bize yeni bir şeyler satmak için kullanılan güdümleme yöntemi oluyor.
Üzerine kitaplıklar, kütüphaneler dolusu ‘eser’ yazılmış, herkes bir tarafından tuttuğu mindfulness, farkındalık, kişisel gelişim, bilmem neyin sırrı, anahtarı adıyla aynı bilgeliği farklı ambalajla satmaya uğraşırken ben neden size milyonuncu kere aynı bilgiyi vermeye çalışan bir yazı yazıyorum?
Neden biliyor musunuz? Çünkü benim de hatırlamam gerekiyor… Bildiğimi yeniden yeniden ve hatta yeniden kendime anlatmam gerekiyor ki bildiğim aynı zamanda yaşadığım olsun. Büyük oranda yaşıyorum ancak ne kadar yüksekten uçarsa o kadar yüksekten düşer varlık. Ne kadar hassas hissederse o kadar büyük gelir en ufak pürüz. Sorgulama yerine yargılamaya düşerse sonu gelmez bir girdaba kapılıp yok’tan beter olur insan. Gökyüzündeki bulutları düşünceye ve göğü de zihnin kendisine benzeten Osho gibi müritlerim olsun bana en sevdiğim araba olduğu için Rolls Royce alsın ister miydim bilemiyorum ancak zaten yapabilecek olsam çoktan yapmış olurdum bir yolda yürürken bunu birilerine ‘satmayı’. Satmak için değil sunmak için yazıyorum. Bir yön tabelası gibi, ihtiyacı olana, baktığı zaman bildiğim yönü göstermekten ibaret bir sunum yapıyorum. Yol da benim değil yön de… Soran olursa diye değil, ben burada olduğum için kıyıdaki bir fener gibi yanıyorum. Yazdığım yazı da ışığı görüp takip edenlerin baktığında anlayabileceği bir dil içeriyor, doğal olarak. Anlamayana zaten bir şey ifade etmiyorum. Onlar anlamadığı için anlamım kayboluyor mu peki?
Aynı anda bir’den fazla iş yapmaya çalışmak bize yapmak mümkünmüş gibi geldiği için, bir yanılgı nedeniyle sıklıkla tekrarladığımız bir durum. Arabanızın ses sistemini düşünün. Radyo dinliyorsunuz, ya da bağlantılı telefonunuzdan bir albüm, derken telefon çalıyor araç bluetooth bağlantısı ile müziği kesip telefon görüşmesini aktarıyor. Geri geri giderken ya da araç uyarı verdiğinde gelen bütün sesler aynı yerden geliyor. Hepsini kulaklarınızla duyuyorsunuz. Kimi dinleyeceğinize karar vermeden ne duymak, ne dinlemek ne de dolayısıyla anlayabilmek mümkün. Zihin, ruh, öz benlik, beden, ego hepsi aynı yerden aynı sesle konuşurken kimin ne dediğini anlamak mümkün olsun istiyorsak önce bir sessizlik ve belki ses ayarı yapmak gerekebilir. Üçer üçer sayarken aynı anda adres tarif etmeye çalışın. Eş zamanlı değil sıralı olacaktır ağzınızdan çıkan sesler. İşte bu ân’ı yaşamak denen şeyin kendisidir.
Önceden söylenmiş sonsuz söz de olsa, söylenebilecek sonsuz laf da dursa, edebileceğin ya da etmiş olduğun değil, ettiğin kelamdan ibarettir an.
Dil’i anlatmaya çabalarken dil dışında başka bir yol var mı? Ân’ı anlatmaya gayret ederken, sonsuz bir döngü içinde her ân’ın bir önceki ya da sonraki olmadan hep aynı olduğunu nasıl anlatırız, zamanı düzlemsel ölçmeye ve deneyimlemeye programlanmış insana?
Her an yeniden hatırlatarak.
Bak yine şimdi, bak yine şimdi, bak hala şimdi…
Peki ya şimdi?